MARJİNAL KARAKTER: ZAMAN DEDE!

Read Time:5 Minute, 17 Second

‘’Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahlûk şu insanoğlu. Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için de neler yapmayız?’’

Değerli edebiyatçı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, ‘’Saatleri Ayarlama Enstitüsü’’ndeki bu vurgusu ne kadar da tanıdık geliyor değil mi insana? Hiçbir şeye zaman bulamadığından şikâyet eden, ama sahip olduğu zamanını da ısrarla iyi değerlendiremeyen insan modeli. Her dönemde varmış demek ki bu durum.  Belki de günümüzde sıkça tanık olduğumuz mekanikleşmiş insanların prototipi ta o zamanlardan evrilmeye başlamıştır.

Çok katlı ve karmaşık bir yapı olan, evrendeki en marjinal karakter Zaman Dede, her şeyin merkezindedir. Zaman hep akıp gider, gider de biz o zamana her zaman karışabilir miyiz işte bu muamma. Tam da bu yüzden çoğu kez kendimizi ne o an içinde bulunduğumuz zamana ait hissederiz ne de tam olarak ondan soyutlanabiliriz. Ne o anın içinde ne de tam olarak dışında. Çok olmuştur kendimi zaman çizgilerinin arasında sıkışmış hissettiğim; akıp giden zamanı uzaktan bir film seyredermişçesine izlediğim. Cam bir fanusta olduğunuzu hayal edin. Dış dünya hatta zaman bile akıp gidiyor, sizse onu durduramayacağınız için son çare ona karışmış gidiyorsunuz. Ya da uzaktan izliyorsunuz. Pek de aidiyet hissi kurmadan. İşte tam da böyle bir histir zamansal çizgiler arasında sıkışma hissi.

Çevremizdekiler bize bir şeyler anlatır, karşılık bekler. Bizler de insani refleksler ile kafa sallar onaylar, hafif tebessüm eder veya üzülmüşçesine yüzümüzü buruştururuz. Oysaki biz o an orada değilizdir. Sadece fiziksel olarak oradayızdır o kadar. Biz o ana ait değilizdir o zaman formunda. Aklımız o döngünün dışındadır. Belki daha geçmişte, belki de geleceğe dair bir eylem bir his döngüsünde.

Zaman akıp gider, aynı biçimde, asla tekerrür etmez. Bizlerse bu kayıkta kimi zaman kürek çekenlere katılır kimi zaman da onları uzaktan izlemekle yetiniriz. Değişmeyen tek şey bu devinimdir, bizler de bu devinimin bu sürekliliğin içindeyiz. Hayatımızda örülmüş bir vaziyette duran o akrep ve yelkovan dengesi, evimizde duvarda başköşede asılı duran kimi zaman pili bitip bozulan saatlere hiç mi hiç benzemez, durma lüksü yoktur, hep ileriyi gösterir zaman.

Zamanın bu denli acımasız içselliğine karşın, insanoğlu hayatın telaşına o denli kapılmış ki etrafını göremiyor, hiçbir şeyi sorgulamıyor, kendine bir dönüp de ‘’Gerçekten mutlu muyum?’’ bile diye sormuyor. Zamanın geçmesinden daha çok nasıl geçtiğinin, içine nelerin sığdırıldığının önemini ise ya görmüyor ya da görmek istemiyor. Zaman çoktur, ama onun zamanı hiç yoktur. Gün 24 saattir; ama o, bir iki saatini bile onu gerçekten mutlu edecek, zamanı matematiksel bir değerden yaşayan bir forma dönüştürecek şeylere pek de yanaşmaz.

Hiç kuşkusuz ki para da iş de çok önemli argümanlar. Ama siz çok önemli bir araç olan parayı hayatınıza amaç; severek verimli bir biçimde idame ettirdiğiniz iş faktörünü de hayatınızın merkezine tek kaynak olarak koyarsanız işte o zaman dengelerde bir şaşma olur. Akıp giden zamanın içine ‘’ Doyasıya yaşanmış birbirinden güzel anılar’’, ‘’Tecrübe kazandıran, güçlendiren yanlışlar ve acılar’’,  ‘’Gerçekleştirilmiş, hayata katılmış iyilikler’’ tarzındaki hazine değerinde kazanımlar koymak yerine hırs, doyumsuzluk, kıskançlık gibi negatif faktörleri doldurmaya başlamak, hem akıp giden zamana hem de yaşanması gereken ömre bir nevi saygısızlıktır benim gözümde.

Bir insan dalında yeni açmış rengarenk çiçekleri, güzel kitapları ruha dokunan güzel cümleleri, vizyona giren filmleri, neşe ile kuyruk sallayan köpekleri kedileri, bozulan ekolojik sistemi, tarihimizi, edebiyatımızı, sistematiği içler acısı olan birçok sistemi, ülke gündemini, tiyatroyu, sanatı, müziği dikkate almıyor dahası bunların hiçbiri onun ilgisini pek de çekmiyorsa bunun sebeplerinden biri de ‘Zaman-sızlık Sorunsalı’’dır.  Zamansızlık olduğu kadar hayatı bir durup düşünmeden, hissedemeden, tadamadan yaşama sorunsalıdır.

Ben yaşarken gözlerimi kapatamam dünyaya; güzelliklere, acılara. Güzel olan her şeyi daha bir beğenir; yaralı olan her şeyi daha bir sarmalarım, sararım, tabiatım bu! Keyfime düşkünlüğüm, zamanın tadını çıkarma isteğim ve becerim yakınlarımca bilinir. Hayatı erteleyerek, geçiştirerek yaşamak pek de benlik değil sanırım. Yeni aldığım şeyleri bile hemen ertesi gün giyerim ben. Bekletmem.  Hatta anneciğimin misafirler gelince kullanılması için ayırdığı ayrı bir yumuşak olan yeni havluları bile alır, günlük kullanım için asarım her seferinde. Çünkü değerli olan şu-andır!

Asıl olan. Elimizde olan… Geçmiş zaten geçti, iyisi ile kötüsü ile. Gelecek desen zaten meçhul. Muamma ülkesindeki bir şehir. Ama şu an, şu an içinde bulunduğumuz an bizim tekelimizde, en azından çoğunlukla öyle.

Aslında bu, Latin edebiyatının ünlü isimlerinden Augustus döneminin en önemli Romalı şairi olan Horatius’un bir dizesinde geçen ‘CarpeDiem’ felsefesidir. Anı yaşamak,  zamanın tadını çıkarmak.  CarpeDiem’in özellikle son yirmi beş yıldır yeniden ve sıkça kullanılmasının en önemli sebeplerinden biri de sanırım ‘Ölü Ozanlar Derneği’ adlı film. Orijinal ismi ‘DeadPoetsSociety’ olan 1989 yılına ait bu bol ödüllü muhteşem filmde CarpeDiem felsefesi, günü anlamlı yaşamanın önemi, hepimizin yalnızca bir hayatı olduğu özenle vurgulanmıştır.

Ben de hazır yeri gelmişken buradan sayın şair Horatius’a (çok uzun zaman önce aramızdan ayrılan) ve felsefesine sevgilerimi, şükranlarımı gönderiyorum. Bir şeyleri yarına saklamayı sevmem ben de. Ya yarın olmazsa? Sevgimi, öfkemi, fikirlerimi, okuyacağım kitapları, takacağım çantaları, misafire veya çeyize saklanılmış kahve takımını bekletemem ben. Geç kalmaktan korkarım. Yarın her şey için geç olabilir. Sevginizi veya ilginizi söylemek için bile geç kalabilirsiniz. Söyleyeceğiniz o kişinin sonradan orada olmayabileceği ihtimali gibi. Zamanın ne denli cimri ve ne denli cömert olduğunu, en iyi yolun da bu paradoks denizde o anın o anki zamanın kıymetini bilerek yüzmek olduğunu bilmek, birçok şey katabilir yaşamımıza.

Söz konusu ölüm-yaşam olunca Zaman Dede’nin bir saniyesi bile nasıl da değerlidir. Sevdiği birine kalp masajı yapılarak hayata döndürülmeye çalışılan bir insan için zaman sanki durmuştur. Hasta kişiye erken müdahale ne kadar önemli ise, onun başında bekleyen yakınının o an içinde bulunduğu geçmek bilmeyen zaman kavramı ve o saatlerin sonucu da o denli önemlidir. Yerkürenin inşası da zamansal çizgiye bağlı idi, 5.000 yıl önce icat edilen yazı da, Cumhuriyet’in ilanı da. Her hadise zaman içindeki bir parçacıktır. En eskiden en yeniye. Hep vardı hep olacak. Önemli olan şu an halen nefes alıyorken zamanımızı neye harcadığımıza dikkat etmek. Neye harcadığımıza ve ısrarla nelere harcamadığımıza.

Hayatımıza sadece negatiflik katan, vaktimize değmeyen, zaman israfına neden olan insanlara yavaş yavaş çıkış kapılarını göstermek için doğru bir zamandır belki de. Çok değerli bir yaşamsal hafıza olan zamanın; onun kodlaması olan yaşanılması gereken değerli anların ve insanların, harcanmaması için vaktimizi  ‘’Asıl görülmeye değer şeyler’’ butonuna yönlendirmektir gerekli olan. Bu butonu seçmek, kalan hayatı daha doyasıya, zamansızlık bahanesine sığınmadan yaşamaktır belki de.

Gerekli olan her şey için zaman var aslında, zaman gerektiğinde çok cömert.  Mühim olan es geçmemektir gözünün görmesi gerekenleri. Yeter ki sen görmesini bil!

 

Ne demiş şair:

‘’Ah kimselerin vakti yok,

Durup ince şeyleri anlamaya!’’

 BEGÜM YIKILMAZ

 (EDEBİYATÇI-YAZAR)

 

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Previous post Ruhun İçin ritme bıraktın mı hiç kendini ?
Next post TECRÜBELERİNİ EĞİTİME EĞİTİMİNİ MUTLULUĞA DÖNÜŞTÜR